Metafizik resmin kurucularından* olan Giorgio De Chirico (1888-1978) Teselya’da dünyaya gelir. İtalyan bir mühendisin oğludur. Yunanistan’da antik kültürle iç içe yaşar. Klasik Yunan sanatını inceleme fırsatı bulur. Atina Akademisi’nde ve Münih’te Böcklin Okulu’nda resim eğitimi görür. Mitolojik konulu çalışmalarına, manzaralarına mistik bir nitelik kazandıran ve ölüm temasını sıklıkla işleyen sembolist ressam Arnold Böcklin’den ve Alman romantizminden etkilenir. Nietzsche ve Schopenhauer’in felsefesine ilgi duyar. Bu isimler Chirico’nun dünya ve sanat görüşlerinin belirlenmesinde önemlidir. Schiller doğa sanat birleşiminden söz eder: “Gerçek bir sanat eseri doğa eseri gibi olmalıdır. Aklımızın sınırları içinde değildir, sınırsızdır. Belli bir üslupla açıklanamaz. Belli bir üsluba varabilmek için sanatçı doğayla yakınlık kurmalıdır”. Schopenhauer ise sanat güzelliğinin doğa güzelliğinden üstün olduğunu savunur. Doğal güzellik rastlantısal ve beklenmedik bir uyumun meyvesidir. Sanat doğadan hareketle anlaşılmaz, tersine ideaların** derinlemesine izlenmesiyle varlıkların ortaya çıkması sağlanır. Nietzsche sanatı tek metafizik varoluş biçimde yüceltir ve insanın varlığını sanat kavramı içinde görür. Gerçeğin bizi yok etmemesi için sanata sahip olduğumuzu ileri sürer. Sanat yaşamın kendisidir ve bir kurtuluştur. Bilinçaltında zamanlar birbirine karışır ve imgeler bir aradadır. Sanatı bilinçaltı verilerin imgesel dışavurumu olarak tanımlar. Chirico Nietzsche’nin bu düşüncelerini benimser ve onun keşfettiği yabancı, derin, sınırsız, ıssız ve yalnız bir şiirsellikten sonbahar akşamına benzeyen duyguyu tuale aktardığı nesnelere vermeye çalışır.
Chirico İtalya’da bir süre kalarak Rönesans kültürünü araştırır. 1911’de Paris’e yerleşir ve Montparnasse’ta atölye tutar. Şair Apollinaire ile tanışır ve onun evindeki toplantılara katılır. Paris’te metafizik resim anlayışını geliştirirken nesnelerin ardındaki gerçeği nesneler arasındaki gizemli ilişkilerle ve zamandan soyutlayarak gösterir. Metafizik resmin açıklaması olan teoriler yazar: Ona göre “bir sanat eserinin ölümsüz olması için insan sınırlarından kurtulmalıdır. Ortalama insan zihni ve mantığı insan için zararlıdır. Bu durumda çocukça algılamaya ve rüyaya ulaşacaktır. Eser sanatçının içindeki en derin yerlerden çıkacaktır. Dış dünyadan herhangi bir ses gelmez. Her nesnenin iki bakış açısı vardır: birisi alışılagelmiş olan diğeri metafizik olandır. Sanat eserinin bir şey anlatması gerekir ama dış görünüşü ile ilişkili değildir bu. Tasvir edilenler şiirsel olarak bir şey anlatırken onlara yakın da durmalıdır. Evrendeki her şey mantığa girmez, sihirli işaretler bunun yanıtıdır. İlkçağdaki insanlar fazlasıyla büyülü işaretler görmüş olmalıdır. Sanat modern filozoflar ve şairler tarafından kurtarıldı. Nietzsche ve Schopenhauer anlamsız yaşamın derin anlamını öğrettiler ve sanatta nasıl olabileceğini gösterdiler. Sanatın mantıksallığının devre dışı bırakılmasını buldular. Her ikisi de duygulara ve sezgilere yer verir. Biz resimle nesnelerin yeni bir metafizik psikolojisini inşa ediyoruz. Mekandaki ve bilinçaltındaki nesnelerin yerleştirilmesi, mekan duygusu yeni bir astronomi oluşturur. Gezegenimizdeki nesnelerin hepsi donuk bir yerçekimi yasasıyla yere bağlıdır.”
lebrizden



